Bazen En İyi Oyuncağımız, Olanın Kendisi Oluyor
Geçenlerde iki yaşındaki oğlumla parktaydık. Burası bizim küçük tiyatromuz, benim için her zaman öyle oldu. Oysa birkaç sene öncesine kadar, ben bütün bu "oyunların" mükemmel senaryolarını kurmaya çalışıyordum sanki. Her şeyin bir amacı olmalıydı, her etkileşim hesaplanmalıydı ki ortaya çıkan ürün (gülüşler, bağırmalar, yere düşen bütün oyuncaklar) beklediğim gibi olsun.
Ama bebekle olan bu ilişkinin en komik yanı da bu oldu sanırım. Ona bir "oyuncak egzersizi" gibi yaklaşıyordum mesela. Hayır, bu benim kurduğum bir proje değildi; bu onun keşif yolculuğuydu.
O gün de öyle oldu. Hazırladığım o soyut "kule dengeleme oyunu"nu o, benim hazırlıklarımı tamamen görmezden gelerek, yere attığı bir kaşıkla bozdu. Ve bu benim küçük dünyamda büyük bir "başarısızlık" gibi geliyordu. İçimden, "Bak bu kadar ince ayar tutturmuştum ya!" diye bir ses yükseliyordu.
Bizim küçük kaotik ekibimiz için her şey buna benzer. Ben bir sürü organik unla, bazen de çok aceleyle pişirmeye çalışıyorum; oysa oldu ya da olmadı, tadına bakınca anlıyorsun ki, süreç ne kadar kaotikse, sonuç o kadar derin.
Mükemmeliyetçilikten Kurtulmak Bir Nefes Alma Egzersiziydi
Bu süreçte öğrendiğim en büyük ders, bütün bu "gösteri"ye aşırı takılmamak gerektiği. O küçücük anlarda, benim mükemmel olması gereken bir eserim yoktu; sadece o anın organik dokusu vardı.
Bir gün, onu yere oturmuş, bütün ciddi yüzüyle bir taşı incelediğini gördüm. Benim o taşla ilgili hayalimdeki "öğretici aktivite" vardı; örneğin, taşı yuvarlamak ya da onunla bir hikaye yaratmak. Ama o sadece öylece bakıyor, sanki taşın içinde evrenin sırrı gizliymiş gibi. Ve ben bütün o kurduğum senaryoyu çöpe atıp, sadece "Ne güzel bakıyorsun," dedim. Ve gerçekten de, o an her şey oturdu.
Bu benim için bir dönüm noktası oldu. Artık bazen en iyi oyuncağımızın, bizim onu kurduğumuz olandır olduğunu kabul ediyorum. Ne kadar aceleyle, ne kadar düşünülmüş bir "oyun" tasarlarsak tasarlayalım, o anki deneyimlediği duygu, bizim sunduğumuz malzemenin üzerinde yükselen bir frekans.
Sanırım anne olmak ya da bu bilinçli kaosu yönetmek, elindeki tüm kontrolleri bırakıp sadece var olabilme sanatı. Ve bu benim için, belki de hayatımda en doğal ve en yüksek frekanslı meditasyon biçimi oldu. Bir sonraki kaosa, bu sefer sadece gülümseyerek eşlik edeceğim. Çünkü biliyorum ki, o kaosun içinde bile bir mucize var; sadece biz bunu yakalamayı öğreniyoruz.