Kaosun İçindeki Senfoni: Bir Anne Olmanın Günlük Detayları
Merhaba sevgili okuyucularım, sevgili kaosa sürüklenen ruhlar!
Bu köşeye geldiğimde bazen düşünüyorum da, bu sayfadaki okurlar benimle aynı frekansta olmalı. Çünkü ben, buraya yazarken değil, tam da bu yazdıklarımı yaşamaya çalışırken kendimi buluyorum. Benim için anne olmak, kusursuz bir balerin gösterisi değil; daha çok, sürekli düşüp yeniden ayağa kalkan, bazen komik bazen de "Acaba yetişecek miyim?" diye düşündüren bir doğaçlama tiyatro gösterisi gibi. Ve bu gösterinin başrol oyuncuları biziz: ben, Ankara'ın temposuna yetişmeye çalışan bir anne ve benim maceramın o tatlı, muzip ortağımla birlikte kurduğumuz küçük evimiz.
İkinci çocuğun gelişiyle birlikte sanki hayatın hız ayarı "turbo"ya takıldı. Her şey aynı ama her şey iki katına çıkıyor. Sabah uyanışımız, artık meditasyonla başlayan dingin bir meditasyon değil; tam aksine, "Acaba bu sefer kimin altını değiştireceğiz, hangisi uyuyor, hangisi neden ağlıyor?" gerilim dolu bir görev tanımı oluyor.
Sabah Ritüelleri ve Kaybolan Mantık
Hatırlıyorum da, ilk çocuğumla bu ritüelleri kuruyorduk. Her şey çok bilinçli, her şey planlıydı sanki. Sonra ikinci geldi ve o anlattığım o bilinçli planlar, gerçek hayatın o nazlı, sabırsız kaotik dokunuşuna teslim oldu. Sabahları artık bir senaryo okumuyoruz; biz, yaratıcılığımızın sınırlarını zorlayan spontane bir doğaçlama oynuyoruz.
Geçen gün böyle bir sabah yaşadık. Kahvaltılık olarak kurduğum o sağlıklı, organik tahıllı karışım varken, ortalık bir savaş alanı olmuştu. Biri düşmeyi öğrendi, diğeri neden düşmediğini düşünüyor. Ben, ikisinin de arada bir aynı anda yere düşme dramını yaşarken, bilinçaltımda o mükemmel tahıl karışımını kurtarmaya çalışıyorum. Mucize mi bu? Sanırım bu, o kaosu sevme sanatı.
Bu arada, en sevdiğim kısım da oyun üretmek. O minik ellerin tutacağı, dokunacağı bir şeyler yaratmak benim için terapi gibi. Birkaç ay önce denediğim, yere serilen renkli kumaşlarla yapılan o "dokunma oyunları", bu karmaşada bize nefes aldığımız küçük molalar veriyor. Olay örgüsü basitleşiyor: Burası bir uçurum, burası güvenli liman. Bu basitlik, bütün günkü koşuşturmacanın ardından gelen o büyük huzuru veriyor.
O Büyülü Anlar Var Ya...
Bu koşuşturmalar, yağmurda yürümek ya da büyük bir proje teslim etmek kadar heyecan verici değil belki. Ama o küçük anlar var ya, işte onlar bütün bu yorgunluğu, "Ya buna değmez mi?" diye sorduğum o anları, altın tozuna çeviren şey onlar.
Geçen akşam uyumadan önce, ikisi de bitkin düşmüşlerdi. Bir an için, televizyonun uğultusu bile yoktu. Sadece iki tane minik varlığın huzur dolu nefes alışverişi vardı. O anda, telefonumdaki bildirim sesleri, dışarıdaki Ankaralı trafiğin uğultusu... Hepsi sustu. Geriye sadece ben, bu iki küçük mucizenin yarattığı sessizliğin ortasında kaldım. Ve o sessizlikte, bütün günün karmaşası değil, o basit, derin sevgi vardı.
Bu yolculuk bitmiyor, değil mi? Sabah uyandığınızda düşündüğünüz o "Bugün ne olacak?" sorusunun cevabı, her seferinde beklenmedik bir kahkaha, bir göz göze gelme veya beklenmedik bir uykuya dalış oluyor. Ve ben buna hazırım. Çünkü kaosun içinde kurulan her şey, en sağlam temeller üzerine kuruluyor gibi geliyor bana.
Hepinize sevgiyle, bol sabırla ve en önemlisi, o küçük mucizeleri yakalama cesaretiyle günleriniz geçsin. ❤️