Bugünün Menüsü: Bir Kase Makarna, Üç Farklı Evren ve Sonsuz Sabır
Merhaba sevgili okuyucularım. Şu an pencereden içeri sızan öğleden sonra güneşinin o altın sarısı tozunu odama taşıdı ve bu benim için günün en belirgin dekorasyon malzemesi oldu. Sizinki nasıl gidiyor merak ediyorum bilmiyorum ama benim günlerim… ah, onlar bildiğiniz o filmlerdeki gibi kusursuz senaryolu geçmiyor. Bizim senaryomuz daha çok, arada bir yüksek sesle bağırıp sonra birbirimize gülerek durumu kurtardığımız amatör bir tiyatro gösterisi gibi.
Geçenlerde düşünüyorum da, bizi bu "anne olma" durumu en çok ne tanımlıyor? Bence o bildiğimiz gibi net bir cevap yok. Birileri sürekli, "Ne yaptın bugün?" diye sorduğunda vereceğimiz o uzun, dolambaçlı cevaplar var ya… İşte onlar bütün özetimiz.
Bugün de böyle bir gün geçirdik. Sabah ritüelimiz vardı: yeni doğmuş bebeğimle beraber yavaş bir dans temposu yakalamaya çalışmak. Bu, çoğunlukla benim çabamla ortaya çıkan bir koreografiydi; ben dans ediyor gibi hissederken, o küçük hareketler vücudumun ritmine uyum sağlamaya çalışıyordu. Ardından geldi büyük operasyon: öğle yemeği hazırlığı.
Biliyorsunuz, benim organik gıda takıntım var ya, işte o burada devreye giriyor. Makarna yapmaya karar verdik. Klasik bir domates soslu makarna, basit gibi görünür belki ama o sosun kıvamı, makarnanın suyunu nasıl çekeceği, kullanılan biberiye telinin doğru zamanda girip girmeyeceği... Bunlar küçük ama kritik kararlar. Bu süreçte ise ekibimiz devreye girdi. Ekibimiz kim mi? Benimle birlikte bu kaosu yaşayan, en ufak bir sesi bile büyük bir olaya dönüştüren küçük meraklımız.
Kaosun Arasında Mucizevi Molalar
Gerçekten de bu düzende böyle küçük molalar yakalamak başlı başına bir başarı göstergesi. O an gözümün önünde beliriyordu: ocağın başında dururken, bir yandan makarnanın suyu kaynıyor, diğer yandan küçük bir elin ulaşmaya çalıştığı tahriş olmuş buharla birlikte çıkan o tanıdık koku. İşte tam o anda, sanki bütün evrenin dengesini kuran kişinin ben olduğumu hissediyorum.
Bu anlarda, o büyük sorumluluk hissi geldiğinde hemen tükenip gitmiyor; aksine, tarif edilemez bir dinginliğe dönüşüyor. Sanki bütün bu koşuşturma, sesler, bazen de benim aceleci hareketlerim bile aslında o büyük resmi tamamlamak için gerekli parçalar.
Rastgelelikten Ritüele Geçiş
Ve sonra gelen o kritik nokta: bisiklete binmeye benzer bir hızla her şeyin dağılması. Masada gezinen oyuncaklar, yerdeki küçük kraker kırıntıları, yarım kalmış bir kurabiye hamuru... Hepsi bütün o mükemmeliyetçi başlangıcın ardından gelen doğal bir yan ürün. Önceki yazılarda bahsettiğim gibi, her rastgelelik aslında bilinçaltında bir sonraki ritüelin tohumunu atıyor.
Bu süreçte öğrendiğim en büyük ders ne biliyor musunuz? Kusursuz bir planlama yapmak yerine, uyum sağlamayı öğrenmek. Oysa bu uyum, bazen sadece çayımı içerken karşımdaki kağıt parçasına takılıp kalmış bir kediye gülmek kadar basit ve bazen de o kadar zorlu olabiliyor.
Her şey böyle işte. Bir sonraki kaosa hazırlanırken, acaba bu sefer hangi rengi seçsek, hangi şarkıyı çalarsak daha iyi bir atmosfer yaratırız diye düşünüyorum. Bu yolculuk, gerçekten de her gün yeni bir deney demek. Ve ben bu bilinmezliğe gönüllü olarak dans ediyorum.
Gelecek hafta hangi küçük mucizeyi yakalamış olacağız merakla bekleyin beni. Kalın sağlıcakla!